Hüseyin Durak

Hüseyin Durak

Yazarın Tüm Yazıları >

KURALLAR

A+A-

YAŞAM OYUNUNUN KURALLARI

İnsanın mesleği psikologluk olunca ortak konu “mutluluk” la ilgili oluyor doğal olarak. Mutlu olmakla ilgili bildiklerim herke- sin bildiği kadar. Bunu söyle- mek benim için hiç de zor değil. Bir marangoz ne biliyorsa bu- konuda; ben de ancak o kadar biliyorum. İnsanı mutsuz eden durumlarla ilgili bildiklerim ise belki herkesten fazladır. Çalışma alanımı kurduğum soyut labora- tuar burada çünkü. Peki mutsuz eden şeyleri bir insanın hayatın- dan çıkarırsak mutlu mu olur? Elcevap: Hayır.

Bir de şöyle bir giriş yapalım. Kla- sik çocuk oyunlarından (misket, birdirbir, saklambaç, körebe vs.) yaşam boyu devam ettiğimiz tüm alanlara kadar kurallar ha- kim. Okuldan, resmi dairelere, trafikten, eğlence merkezlerine kadar her alanda uymamız gere- ken kurallarla karşılaşıyoruz. Peki hiç düşündük mü; adına dünya denilen bu makro evrende sek- sen yıl kadar ortalama bir ömür sürüyoruz. Bu dünyada sürdü- ğümüz yaşamın da kendi içinde kuralları yok mudur acaba? Bu kurallardan bahsederken; anne- mize, büyüklerimize, eşimize, çocuğumuza nasıl davranma- mız gerektiği ile ilgili kurallardan bahsetmiyorum elbette.Olaylar zinciri içerisindeyken takındı- ğımız duruşla ilgili kurallar silsi- lesinden bahsediyorum. Yani ya- şamın kendi oyun kurallarından. Bugünkü yazım bununla ilgili. Yaşamı okumaya çalışan biri ola- rak kendimce bu kurallardan bir demet oluşturdum ve kıymetli saydığım herkesle paylaşıyorum bunları. Sizler mi? Sizler de pek tabii kıymetlisiniz. İlk kural:

-Herşey geçer kuralı

En mutsuz olduğumuz zamanlar da; tersine mutluluktan yüzeye basmadığımız zamanlar da ge- çecek. Hiç bir an, hiç bir zaman dilimi kalıcı değil. Karanlık ay- dınlanmaya, aydınlık yavaş ya- vaş sönmeye mahkum.

Açılan tüm yaralarımız kapa- nacak birer birer. Ve fakat şimdi yazmak, konuşmak kolay. Bun- ları yaşarken hiç de öyle gelmi- yor bize. Babasının defnedilişini izleyen damağı kurumuş çocuk hiç de öyle düşünmüyor. Göz- lerine hücum eden yaşları kont- rol etmekten aciz; bir daha hiç gülemeyeceğini, arkadaşlarıyla oynayamayacağını, tüm serbest- liğini, tüm gücünü yitirdiğini düşünüyor. Zannediyor ki orada dondu herşey. Bir daha ne acı- kacak ne gülebilecek. Halbuki çok değil, üç gün sonra miske- tini deli gibi ararken birden fark ediyor ki babası yok ama oyun devam ediyor.

Ya da Karun kadar güçlü, özgü- veni fondip yapmış adam çev- resindeki hakir kullarına kısarak bakıyor gözlerini. Onun için her şey mümkün. En güzel kadınlar, en gıcır arabalar. Ona her şeyin bitebileceğini mümkün değil anlatamazsınız. Ta ki poyraz- lar tersten esmeye başlayıncaya kadar. Lodos, keşişleme, karayel ortaklaşa bir operasyonla birden tüm servetini sonbahar gazelle- rine dönüştürüveriyor. Alabora oluyor sarsılmaz sandığı hayatı.

Oysa o hiç bitmeyecek sanıyor- du. Gücünün, özgüveninin onu asla terk etmeyeceğini.

Bu ilk kural basitçe şunu söyler bize: Kendini en kötü hissettiğinde de, en güçlü hissettiğinde de aklından çıkarmaman gereken bir şey var; durum geçici...

Ve ikinci kural: Hiç bir şeye sahip değiliz.

Oysa ne çok şeyin tapusu, belgesi, ruhsatı var elimizde. Tek kelimemizle yüzlerce kişinin hayatını değiştiriveriyoruz. Bir tek imzamızla bir sürü şeye daha sahip olmamız mümkün. Diğer yandan eşimiz, çocuklarımız, anne babamız. Çevremiz de sahip olduğumuzu sandığımız varlıklar bütünü. Nefesimize sahip miyiz peki? Günde seksenal- tıbin dörtyüz kez yani her sani- yede bir aldığımız nefesin sahibi miyiz sizce? Bu kadar sık yaptığımız şeyi bir saniye sonra tekrar yapabileceğimizin garantisine sahip miyiz? Değiliz. Nefesimize bile gerçekten sahip değilsek nasıl olur da sahiplenebiliriz her şeyi? Çocuklarımıza gerçekten sahip miyiz?

Eşimizin, çevremizin, araçlarımızın, evlerimizin sahibi miyiz gerçekten? Hangisinin bir saniye sonrasının garantisi elimizde? Hiç birinin.

Dolayısıyla sahibi gibi değil de emanetçisi gibi davranmamız lazım her şeyin. Hz. Nuh zamanında insanlar şöyle derlermiş: “ Hepi topu doküz yüz sene yaşa- yacaksın. Ne diye evim arazim olsun diye bu kadar çalışırsın ki”

Hasılı ne kadar çok şeye emanetçilik ediyorsak o kadar ağır bir yükümüz var demektir. Ve bir de sonuna kadar sahipleniyorsak her şeyi. Nasıl dayansın üç yüz gram kalbimiz bu kadar sahipliğe?

Yaşamın üçüncü kuralı ise: İyilik eden iyilik bulmaz.

Oysa tam tersini söylüyor çoğu öğreti. Oysa hayat, kendi dilin- den başka bir şey fısıldıyor bize. İyiliği “bulmak” için yapma di- yor; “kaybetmek” için yap. Yap ve gösterme, yap ve bekleme.Benim ispatım çok basit. Saçını sü- pürge eden anneleri örnek olarak göstermem yetiyor ispat için. En ayrıcalıklı yetişmiş çocuklar, en şımartılmış en çok iyilikte bu- lunulmuşl çocuklar en sorunlu çocuklar oluyor yetiştiğinde. Annenin en çok üzüldüğü, en kırıl- dığı çocuklar oluyorlar. Biz de en büyük hayal kırıklıklarımızı en iyiliğimizi görmüş insanlardan yaşamıyor muyuz? İyilik bulmak için attığımız her adımda tuhaf kötülükler çıkmkıyor mu karşı- mıza? Çıkıyor.

Bu kuralla ilgili anlamamız ge- reken şey iyiliği sıfır karşılıkla yapmamız gerektiği. Kime karşı olursa olsun. Komşumuza, zen- gin ya da fakir birine, çocuk ya da yaşlıya fark etmeksizin kar- şımızdakinden hiç bir karşılık beklememek. Teşekkür de dahil. Teşekkür bile beklesek aslında bir şeyin karşılığında yapmış oluyoruz. Bu eğitimleri verir- ken çok karşı çıkan oluyordu katılımcılardan. Hocam kırk kez arabamın anahtarını verdim üst komşuya diyordu. Sadece bir kez istedim, vermedi diyordu. Peki anlaşma yapmış mıydın, diyor- dum verirken. Şimdi veriyorum ama ihtiyacım olduğunda sen de vereceksin, demiş miydin diyo- rum.- Hayır.

Demek ki hiç bir şeyi karşılıksız yapmıyoruz biz. Hayırseverlerin yaptırdığı okullara, camilere ba- kın bir. Üstlerindeki isimler için yaptırdıkları çok açık değil mi? Karşılıksız mı oluyor şimdi bu?

Ve dördüncü kuralı yaşamın; Herkes yanlış yapar.

Oysa biz tam tersini düşünüyo- ruz, fark etmeden. Kimse bana yanlış yapamaz temelinde dü- şünüyoruz. Eşim bana yanlış yapamaz, asistanım, sekreterim, dostum, arkadaşım vs vs. Oysa tam tersini düşünsek hiç de öyle olası bir yanlışla karşılaştığımız zaman öfkeden deliye dönme- yeceğiz. Evet doğrusu şu: Bize herkes yanlış yapabilir. Çocuğu- muz, eşimiz, yakın dostumuz. Ve biz de onlara yanlış yapabiliriz. Bu yüzden tüm iletişimlerimizin başında karşımızdakinin bize yanlış yapabileceğini en başın- dan kabul etmemiz lazım. Onun bize yanlış yapma serbestisi ayrı, bizim o yanlışa vereceğimiz tep- ki serbestisi ayrı şey. Biraz daha basitleştirecek olursak, ortağım benikesinlikle yarı yolda bıraka- maz demek yanlıştır, bırakabilir çünkü. Eşim beni kesinlikle al- datmaz inancı boş bir inançtır, çünkü aldatabilir. Çocuğum bana yalan söylemez inancı da böyledir: Bal gibi söyler.

Dolayısıyla böyle kesin şeyler düşünmek yerine daha esnek şeyler düşünmek kesinlikle daha sağlıklı. Yani evet, eşim ama beni aldatabilir. Ben aldatmayacağı şekilde davranayım. Ortağım bana yanlış yapabilir, tedbiri el- den bırakmayayım demek daha doğrudur. Çocuğum yalan da söyleyebilir, ara sıra kontrol ede- yim demek daha doğrudur. Ya da o hiç beklemediğimiz şey başı- mıza geldiğinde daha az bocalar ve daha doğru kararlar verebili- riz.

Hasılı hayatımızda mutsuz olabi- leceğimiz hususlara karşı kulla- nacağımız bazı kalkanlar bunlar. Yani yaşamı yaşamın kendi oyun kurallarıyla oynamak. 

Kalın sağlıcakla...